ALINTI RAPORU:
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası
Yeni Yönelimlerin Esiğinde Verimlilik: Toplumsal,Ekonomik ve Çevresel Sorumluluğa Sahip Bir Dünya Yaratmak
16. Dünya Verimlilik Kongresi
Durmus Yılmaz
Baskan
3 Kasım 2010
Antalya
1
Saygıdeğer Katılımcılar, Değerli Konuklar,
Bugün, 16. Dünya Verimlilik Kongresi’nde, sürdürülebilir verimlilik artıslarının yeni
yaklasımlarla nasıl sağlanabileceğini ve ekonomik krizleri asmak konusunda verimliliğin
ne tür bir rol oynayabileceğini tartısmak üzere toplanmıs bulunmaktayız. Bu saygın
kongrenin organizasyonunda emeği geçen basta Milli Prodüktivite Merkezi olmak üzere,
Avrupa Ulusal Verimlilik Merkezleri Birliği ve Dünya Verimlilik Bilimi Konfederasyonunun
saygıdeğer yönetici ve çalısanlarını kutluyor ve aranızda bulunmaktan mutluluk
duyduğumu belirtmek istiyorum.
Konusmamda ilk olarak verimlilik kavramına ve verimliliğin ekonomik büyüme açısından
önemine dikkat çektikten sonra, sürdürülebilir ve yüksek oranlı büyümenin temini
kapsamında verimlilik ile fiyat istikrarı arasındaki etkilesimin önemine değineceğim.
Değerli Konuklar,
Verimlilik, diğer bir ifadeyle üretkenlik, ekonomik büyüme, kalkınma, kalıcı refah artısı,
rekabet gücü, issizliğin ve yoksulluğun azaltılması gibi ekonomik ve sosyal alanlarda
basarının anahtarıdır.
Genel olarak, verimlilik kavramı iki farklı durumu tanımlamak için kullanılmaktadır. “Statik
Verimlilik” olarak adlandırabileceğimiz birinci durumda verimlilik bir ekonomide bulunan
insangücü, sermaye ve doğal kaynaklar gibi unsurları kullanarak mümkün olabildiğince
yüksek miktarda üretim yapılabilme yeteneğini ifade etmektedir. Bu anlamda, mevcut
beseri ve fiziki kaynaklarıyla en fazla üretim yapabilen ekonomiler yüksek verimliliğe
sahip ekonomiler olmaktadır. “Dinamik Verimlilik” olarak adlandırılan ikinci kavram ise
ekonomik ve sosyal yapılarda ve davranıs biçimlerinde değisim ve dönüsüm sağlayarak
daha nitelikli üretim yapmayı temsil etmektedir. Teknolojik yenilenme, yeni ürün ve
üretim yöntemi gelistirme, Ar-Ge, icat, patent gibi kavramlar bu verimlilik biçiminin amaç,
süreç veya sonuçlarına ait kavramlardır. Kusku yok ki, büyüme ve kalkınma süreçlerinde
her iki verimlilik ölçütü de büyük önem arz etmekte, alternatif kavramlar olmaktan ziyade
birbirlerini tamamlayıcı rol oynamaktadırlar.
2
Ülkelerin uzun dönemde sergiledikleri büyüme ve kalkınma deneyimlerini dikkate
aldığımızda verimliliğin kendiliğinden ortaya çıkan bir sonuç olmayıp, kamu ve özel
kesimdeki aktörlerin politika gelistirme, kaynak tahsisi ve uygulama gibi “bilinçli
eylemlerinin” neticesinde sekillenen bir “süreç” olduğunu görmekteyiz. Gelismis ve
gelismekte olan ülkelerin benzer coğrafyada ve aynı zaman diliminde bir arada
bulunabilmeleri; önceleri yüksek refah düzeyine sahip ülkelerin izleyen dönemlerde bu
konumlarını kaybedebilmeleri; önceleri yoksul olan bazı ülkelerin bir süre sonra gelismis
ülkeler seviyesine çıkabilmeleri, verimliliğin ülkeler açısından önemini ortaya
koymaktadır. Nitekim, çok sayıda ülke “büyüyememe veya kalkınamama kısır döngüsü”
içinde kalmaya devam ederken, son yüzyılda Japonya, Güney Kore ve Tayvan gibi bazı
ülkelerin kisi basına düsen gelirlerinde yüksek oranlı artıslar kaydederek, gelismis
ülkeler ile aralarındaki gelir ve refah uçurumunu büyük ölçüde ortadan kaldırmaları bu
tespiti doğrulayan örneklerdir.
Bu noktada, yüksek büyüme oranlarına ulasılması kadar, büyümenin sürdürülebilir
nitelikte olmasının da büyük önem tasıdığını vurgulamak isterim. Đktisatçılar
sürdürülebilir büyümeyi; “bugünkü nesillerin ihtiyacını karsılamakla beraber, sonraki
nesillerin ihtiyaçlarını karsılama imkânını ortadan kaldırmayan büyüme” olarak
tanımlamaktadır. Böyle bir büyümenin hem çevreye duyarlı, hem de sosyo-ekonomik
dengeleri gözeten bir niteliğe sahip olması gerektiği açıktır. Konusmamın sonunda bu
konuyu detaylı olarak ele alacağım.
Değerli Konuklar,
Ülkeler hızlı büyüme oranlarını ve bunun sonucu olan yüksek refahı nasıl
yakalayabilirler? Đktisatçılar, bu soruyu cevaplandırmak için “Büyüme Muhasebesi” adı
verilen bir yöntem gelistirmislerdir. Bu yöntem çerçevesinde, büyümenin üç ana
kaynağının olduğu görülür. Bunlar; (1) Toplam Faktör Verimliliği, (2) Sermaye birikimi, ve
(3) Đstihdamdır. Farklı ülkeler üzerine yapılan çalısmalar, sağlıklı bir büyüme yapısı için
ülkelerin bu üç unsurun tümünden de etkin bir biçimde yararlanmaları gerektiğini
göstermektedir. Nitekim ekonomik yapılarını dönüstürmeyi basaran Japonya ve G. Kore
3
gibi ülkelerde verimlilik artısının büyümeye katkısının yüzde 30’lar seviyesinde olduğu
hesaplanmaktadır.
Büyüme Muhasebesi yöntemini kullanarak bankamız bünyesinde yapılan bir çalısmaya
göre, Türkiye ekonomisinin 2000’li yıllara kadar zayıf bir büyüme performansı
sergilemesinde, toplam faktör verimliliğindeki artısın oldukça düsük olması önemli bir rol
oynamıstır. Çalısmanın bulgularına göre, bu dönemde toplam faktör verimliliğinin
büyüme oranına katkısı yüzde 8 dolayında kalırken, büyüme yüzde 75 gibi büyük bir
ağırlıkla sermaye birikiminden, diğer bir ifadeyle yatırımdan kaynaklanmıstır. Toplam
faktör verimliliği gibi, istihdam artısının da büyümeye katkısı oldukça sınırlı bir düzeyde
gerçeklesmistir. Bu rakamlar, söz konusu dönemde Türkiye ekonomisinde büyümenin
kaynaklarının sağlıklı bir yapı arz etmediğini ifade etmektedir. Diğer bir deyisle, Türkiye
ekonomisi mevcut beseri ve fiziki kaynaklarının tümünü verimli kullanmak yerine, bu
kaynakları artırma yoluyla büyümeye çalısmıstır. Tasarruf eğiliminin ve doğrudan
yabancı sermaye yatırımlarının düsük olduğu bir ülkede sermaye birikimi yoluyla
kalkınmaya tesebbüs edilmesi, 2000’li yılların baslarına kadar süregelen görece zayıf
büyüme performansının nedenlerine ısık tutmaktadır. Bu tespit baska ülkeler üzerine
yapılan çalısmaların bulgularıyla da örtüsmektedir. Nitekim, günümüze kadar yapılan
çok sayıda akademik çalısmadan ve muhtelif ülke deneyimlerinden çıkan temel ders,
sermaye birikimi ve isgücündeki niceliksel ve niteliksel artısların büyümenin ayrılmaz bir
parçası olduğu, ancak uzun vadede sürdürülebilir büyümeyi sağlayacak temel unsurun
verimlilik artısları olduğu seklindedir.
Saygıdeğer Katılımcılar,
Konusmamın bu bölümünde Türkiye ekonomisinin son 10 yıllık dönemde yasamıs
olduğu değisimi ve bu değisimin sonuçlarından bazılarını ele almak istiyorum.
1990’lı yıllardaki düsük ve istikrarsız büyüme dönemini takiben Türkiye ekonomisi 2001
yılında derin bir ekonomik krize maruz kalmıstır. 2001 yılında baslayan kapsamlı reform
sürecinin temel amacı; üretim, yatırım, istihdam ve verimlilik artıslarına zemin
olusturacak güçlü bir makroekonomik çerçevenin olusturulmasıdır. Fiyat istikrarının
4
tesisi, bankacılık sektörünün sağlamlastırılması ve is yapma ortamının iyilestirilmesi bu
çerçevenin önemli unsurlarıdır. Bu bağlamda:
Enflasyon hedeflemesi uygulanmaya baslanmıs,
Serbest kur rejimine geçilmis,
Merkez Bankası bağımsızlığı yolunda önemli adımlar atılmıs,
Kamu harcamalarında seffaflık ve disiplin sağlanmıs,
Kamunun düzenleyici ve denetleyici islevi iyilestirilmis,
Bankacılık sektörü ve sosyal güvenlik reformları hayata geçirilmis,
Kapsamlı bir özellestirme programı uygulanmıs,
Firma kurulmasının ve yabancı sermaye yatırımlarının önündeki engeller
azaltılmıs ve
Ulastırma, haberlesme ve enerji gibi sektörler serbestlestirilmistir.
2004 yılında AB’ye tam üyelik müzakerelerinin baslaması ve buna paralel olarak yapılan
hukuki ve kurumsal düzenlemeler de reform sürecine destek sağlamıstır.
Türkiye ekonomisi reform çabalarına oldukça kısa bir sürede güçlü bir tepki vermistir. Bir
yandan enflasyon, faizlerin genel düzeyi, kamu mali dengesi gibi nominal göstergelerde
olumlu gelismeler kaydedilirken, diğer yandan büyüme, verimlilik artısı, üretimin sektörel
bilesimi ve rekabet gücü gibi reel göstergelerde de kapsamlı iyilesmeler yasanmıstır.
Türkiye ekonomisi küresel ekonomiye daha güçlü bir sekilde eklemlenmis, uluslararası
uzmanlasma yapısında önemli bir değisim yasanmıs, tasıt araçları, makine imalat ve
beyaz esya gibi orta-üst teknoloji grubundaki birçok sektörde Türkiye önemli bir üretim
üssü haline gelmistir. Sonuçta, hem nominal hem de reel göstergeler açısından Türkiye
gelismis ekonomilere hızlı bir yakınsama göstermistir.
Reform süreci Türkiye’ye iliskin refah göstergelerinde çarpıcı sonuçlar ortaya koymustur.
2002-2008 döneminde kisi basına gelir sabit fiyatlarla yıllık ortalama yüzde 4,6 oranında
büyümüstür. Bu dönemde Türk lirasının yabancı paralar karsısında değer kazanması
büyüme ve refah göstergelerine daha büyük boyutlu iyilesmeler olarak yansımıstır.
5
Nitekim, ABD doları bazında 2001 yılında 196 milyar olan milli gelir, 2008 yılında 731,1
milyar dolara; 3000 dolar olan kisi basına milli gelir de 10300 dolara çıkmıstır. Bu
dönemde Türkiye dünyadaki 17. büyük ekonomi konumuna gelmis, Polonya ve Güney
Afrika gibi birçok yükselen piyasa ekonomisinin önünde yer almıstır. Satınalma Gücü
Paritesine göre kisi basına gelir 2001 yılında 27 Avrupa Birliği ülkesine ait ortalamanın
yüzde 37’si düzeyinde bulunurken, yedi yıl içinde yüzde 46’sına yükselmistir. Bununla
birlikte önümüzde halen katedilecek önemli bir mesafe bulunduğunu belirtmek istiyorum.
Nitekim Đspanya, ve Yunanistan gibi ülkelere baktığımızda, bunların AB’ye tam üye
olduklarında az önce bahsettiğim oranın yüzde 70 civarında olduğunu görmekteyiz.
Portekiz, Macaristan, Polonya ve Slovakya gibi ülkelerde ise bu oran yüzde 55 civarında
gerçeklesmisti.
Reform sürecinin en önemli etkisinin, Türkiye ekonomisinin potansiyel büyüme
oranındaki artısta ve büyümenin kaynaklarında olduğunu düsünüyorum. Biraz önce
değindiğim bankamız bünyesinde yapılan çalısmanın bulgularına göre, 1987-2001
dönemine kıyasla, 2002 sonrasında potansiyel büyüme oranı yüzde 3,5’ten yüzde 5,3’e
çıkmıs, bu iyilesmede en önemli rol verimlilik alanında sağlanan gelismelere ait
olmustur. Nitekim çalısmaya göre, 2001 öncesinde ekonomideki toplam faktör verimliliği
yıllık artısı binde 2 gibi sınırlı bir düzeyde gerçeklesirken, izleyen dönemde bu rakam
yüzde 2,2’ye yükselmis ve büyüme oranının yüzde 30’luk bölümünü olusturmustur. Aynı
sekilde, 2001 öncesinde yıllık yüzde 2 olarak ölçülen isgücü verimliliği artısı, izleyen
dönemde yüzde 5,5’e yükselmistir.
Değerli Konuklar,
Türkiye ekonomisinin 2008 yılında baslayan ve etkileri devam etmekte olan küresel krize
verdiği tepkinin de 2000’li yıllarda uygulamaya koyulan yapısal dönüsüm politikalarının
kazanımlarını teyit ettiğini düsünüyorum. Nitekim, küresel krizle birlikte, bir çok ülkede
olduğu gibi Türkiye ekonomisinde de önemli bir daralma yasanmıstır. Ancak 2010
yılında Türkiye, krizin etkilerini hızla üzerinden atan ülkelerden biri olmustur. Bildiğiniz
gibi, 2010 yılının ilk 6 aylık döneminde milli gelir kriz öncesindeki düzeyine ulasmıstır.
2010 yılının bütünü dikkate alındığında, uluslararası kuruluslar ve çesitli piyasa
aktörlerinin Türkiye ekonomisinin büyüme oranına yönelik beklentileri ağırlıkla yüzde 6,7
6
dolayında bulunmakta, kimi durumda ise bu rakam yüzde 8’e kadar çıkabilmektedir. Bu
rakamlar açık bir sekilde, yapısal reform politikaları sonrasında Türkiye ekonomisinin
dıssal soklara karsı daha dayanıklı bir hale geldiğini, ekonomik yapının daha esnek ve
değisime uyum yeteneği daha güçlü bir nitelik kazandığını göstermektedir.
Daha esnek ve değisime uyum yeteneği güçlü ekonomik yapının önümüzdeki dönemde
Türkiye’nin verimlilik tabanlı bir gelisim göstermesi ve sürdürülebilir büyüme patikasına
ulasması açısından önem tasıdığını düsünüyorum. Bu düsünce elbette ki, Türkiye
ekonomisinin yapısal sorunlarının bulunmadığı anlamına gelmemektedir. Aksine, kayıt
dısılıktan insan gücünün donanımının artırılmasına, is gücü piyasasının
gelistirilmesinden firmaların yenilik faaliyetinin güçlendirilmesine kadar uzanan genis bir
yelpazede Türkiye ekonomisinde yapısal reform ihtiyacı devam etmektedir. Bu itibarla,
verimlilik artısının dinamik kılınması için yapısal reformlar yoluyla ekonomik yapıların ve
buna bağlı olarak ekonomik birimlerin davranıs biçimlerinin değismesi büyük önem azr
etmektedir. Bununla birlikte, bu değisimin bir kerelik veya sadece bir döneme özgü
kalmayarak, küresel ve yurt içi kosullara bağlı olarak süreklilik arz etmesi gerekmektedir.
Saygıdeğer Dinleyenler,
Konusmamın bu bölümünde kısaca fiyat istikrarı ile verimlilik arasındaki iliskiye
değinmek istiyorum.
Bildiğiniz gibi fiyat istikrarı ile verimlilik arasında tek yönlü bir iliski söz konusu değildir.
Bundan ziyade, fiyat istikrarının verimlilik artısını beslediği, verimlilik artısının ise fiyat
istikrarının teminine önemli katkı sağladığı çift yönlü bir iliskiden veya daha uygun bir
deyimle bir “etkilesimden” bahsetmek daha doğru olacaktır.
Fiyat istikrarı, iktisadi ve sosyal göstergeleri farklı kanallardan olumlu etkilemektedir.
Đktisadi açıdan ele alındığında, fiyat istikrarının sağlanması, belirsizliğin azalması ile fiyat
mekanizmasının daha etkin çalısması anlamına gelmekte ve büyüme oranının
yükselmesine neden olmaktadır. Öncelikle, istikrarsızlık bir belirsizlik faktörü
olduğundan, risk priminin artmasına yol açmakta; artan risk primi ise firmaların iç ve dıs
finansman maliyetlerini artırarak yatırımı ve üretimi olumsuz etkilemektedir. Bu itibarla,
enflasyon firmaların yatırım ve diğer faaliyetleri üzerinde bir vergi olarak düsünülebilir.
7
Fiyat istikrarının sağlanamadığı durumlarda firmaların sermaye yapıları zayıflamakta,
artan risk primiyle birlikte firmaların mali sisteme erisimleri daha da güçlesmektedir. Bu
durumda, firmaların büyüme potansiyeli sınırlanmakta, üretim faaliyetlerinin bir bölümü
kayıt dısına yönelmeye baslamaktadır. Artan kayıt dısılık ise hem kamu finansman
yapısını bozarak enflasyonist beklentilerin daha da kötülesmesine neden olmakta, hem
de firmaların optimal ölçeğin altında faaliyet göstermelerine yol açarak verimli
çalısmalarını engellemektedir.
Diğer taraftan, yüksek enflasyon firmaların öngörü gücünü zayıflatarak, kaynak
dağılımını bozmaktadır. Enflasyonist ortamda firmalar kısa vadeli bir bakıs açısıyla
hareket etmeye baslamakta ve orta-uzun vadeli kaynak tahsisinin gerekli olduğu
verimlilik artırıcı faaliyetten uzak durmaktadır. Verimlilik artısının temel kaynağı olan
teknolojik yenilik faaliyetinin en belirgin özelliği, baslangıç asamasında bu faaliyetin
bilimsel ve ticari basarısının öngörülebilmesinin oldukça güç olmasıdır. Yeni ürün ve
üretim yöntemi gelistirmeyi amaçlayan Arastırma ve Gelistirme projelerinin 10 yıla kadar
uzanabilen bir zaman dilimini kapsayabileceği dikkate alındığında, enflasyonist
ortamlarda firmaların teknolojik yeniliklere kaynak ayırmasının ne denli güç olduğu açık
bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Firmaların bu faaliyete yeteri kadar kaynak ayırmadığı
durumda ise verimlilik artısı zayıflamakta, ekonomilerin yüksek oranlı sürdürülebilir
büyüme oranına ulasması mümkün olmamaktadır. Türkiye ekonomisindeki verimlilik ile
enflasyon oranı göstergeleri bir arada ele alındığında, söz konusu iliski net bir sekilde
gözlenebilmektedir. 1990’lı yıllardaki yüksek enflasyon ortamında verimlilik düzeyinde
önemli bir değisimin olmadığı, 2000’li yıllarda ise fiyat istikrarının sağlanmasındaki
basarıya paralel olarak verimlilik artısının güçlendiği görülmektedir. Bu kapsamda,
Merkez Bankamızın fiyat istikrarının tesisine yönelik politikalarının, ekonomideki güçlü
verimlilik artısına katkıda bulunduğunu düsünüyorum.
Fiyat istikrarının verimlilik için önemini özetledikten sonra, simdi de verimliliğin fiyat
istikrarı açısından önemine değinmek istiyorum.
Herhangi bir mal veya hizmeti ele alalım. Bu mal veya hizmetin fiyatını belirleyen iki ana
unsur vardır. Bunlardan birincisi kullanılan girdilerin maliyeti, ikincisi ise bu girdilerin ne
kadar verimli kullanıldığıdır. Üretim sürecine aktarılan yeni bir teknolojik gelisme veya
8
üretim sürecinin organizasyon ve yönetim boyutundaki bir iyilesme, bu malı veya hizmeti
üreten firmanın üretim miktarında artısa, üretim maliyetlerinde ise düsüse neden
olabilmektedir. Bu durum, tam rekabet kosulları altında, tüketicilere fiyatlarda bir azalma
olarak yansıyacaktır. Nitekim, 2000’li yıllardaki reform sürecini takiben firma, sektör ve
ekonomi çapında gerçeklesen verimlilik artıslarının kroniklesmis yüksek enflasyonun
kontrol altına alınmasında çok önemli bir rol oynadığını düsünüyorum.
Enflasyon ve verimlilik arasındaki ters yönlü iliskinin Türkiye ekonomisine has bir durum
olmadığını belirtmek isterim. Baska ülke örneklerinde de bu durum söz konusudur.
Örneğin Amerika Birlesik Devletleri’nde, enflasyonun yüksek olduğu 1970’li yıllarda
verimlilik düsük iken, enflasyonun düsük olduğu 1995-2003 arası dönemde verimlilik
yüksek düzeylerde seyretmistir. Enflasyon ile arasındaki bu güçlü iliskiden dolayı
verimlilik, Türkiye’de ve baska ülkelerde merkez bankalarının yakından takip ettiği ana
değiskenler arasında bulunmaktadır.
Değerli Katılımcılar,
Konusmamın son bölümünde, büyümenin sosyal ve ekonomik açılardan sürdürülebilir
olması konusundaki düsüncelerimi sizlerle paylasmak istiyorum.
Sanayilesme ve bilimsel gelismelerin sonucu olarak, son iki yüzyılda dünya ekonomisi
ve dünya nüfusu çok hızlı bir sekilde büyümüstür. Bu büyüme, toplumsal refaha katkıda
bulunurken, doğal kaynaklar ve çevre üzerinde önemli bir maliyet olusturmustur. Daha
yesil bir ekonomi, sadece Türkiye için değil tüm dünya ülkeleri için de yararlı ve
gereklidir. Bu durum, yesil ya da sürdürülebilir teknolojilere yatırım yapılmasını ve bu
teknolojilerin yaygınlastırılmasını zorunlu kılmaktadır. Bilindiği üzere, sürdürülebilir
teknolojiler, daha az enerji ve kaynak kullanmakta, doğal kaynakları tüketmemekte,
doğrudan ya da dolaylı olarak çevreyi kirletmemekte ve yenilenebilir nitelik tasımaktadır.
Bu nedenle, geleneksel teknolojileri sürdürülebilir teknolojilerle ikame ettiğimiz ölçüde,
insanlığın yeryüzü üzerindeki olumsuz etkisi de azalacaktır. Ancak, mevcut durumda
sürdürülebilir teknolojilerin daha pahalı olması nedeniyle, gerek ulusal gerekse
uluslararası düzeyde, kamu politikalarının sürdürülebilir teknolojileri destekleyecek
sekilde tasarlanması son derece önemlidir. Özellikle, giderek artan enerji talebi
9
geleneksel fosil enerji kaynakları yerine, yenilenebilir enerji kaynaklarının önemini
artırmıstır. Zira kömür, petrol ve doğal gaz gibi fosil enerji kaynakları, bir yandan
tükenmekte, diğer yandan çevreyi kirleterek küresel ısınma gibi olumsuz iklim
değisikliklerine yol açmaktadır. Bilindiği gibi, enerji kaynakları bakımından ülkemiz büyük
ölçüde dısa bağımlıdır. Bu durum, enerji üretiminde ve kullanımında verimli olunmasını,
rüzgar, günes enerjisi, jeotermal enerji gibi yenilenebilir enerji kaynaklarını
yaygınlastırmamızı gerekli kılmaktadr.
Bu noktada verimliliğin önemi bir kez daha karsımıza çıkmaktadır. Öngörülebilir
gelecekte tüketim artıslarının yavaslaması beklenmediğine göre, doğal kaynakların daha
etkin kullanımına olanak verecek verimlilik artıslarının hızlandırılması kaçınılmaz
olmaktadır.
Büyümenin sürdürülebilir olması için sosyo-ekonomik dengelerin de gözetilmesi
gerekmektedir. Bazı akademik çalısmaların sonucuna göre, son iki yüzyılda dünya
ekonomisinde yasanan gelismeler ortalama insanın refahını artırmıs olmakla beraber,
bölgesel ve uluslararası refah dağılımına olumsuz yönde etkilerde de bulunmustur. 21.
yüzyılın basında, issizlik en gelismis ülkelerde bile önemli bir sorun olmaya devam
etmektedir. Daha da önemlisi, yoksulluk halen ciddi bir sorun olarak çözüm
beklemektedir. Ekonomik büyümenin meyvelerinin daha adil ve dengeli bir sekilde
paylasılmaması durumunda, bölgesel ve uluslararası gerginliklerin artarak dünyamızı ve
insan neslinin geleceğini tehdit edecek duruma gelmesi çok da uzak bir ihtimal değildir.
Bu itibarla, ülkelerin yüksek ve sürdürülebilir büyüme oranlarını yakalamasına katkıda
bulunacak girisimlere özel bir önem verilmesi gerektiğini düsünüyorum.
Değerli Katılımcılar,
Sonuç olarak, yüksek oranlı ekonomik büyüme geçtiğimiz yüzyılda olduğu gibi bu
yüzyılda da birey ve toplumların refahının artırılması bakımından önemini korumaktadır.
Politika yapıcıların, baska ülkelerin deneyimlerini ve bu konuda yapılmıs olan
çalısmaların bulgularını dikkate alarak, büyümenin en dinamik unsuru olan verimlilik
artısının güçlendirmesine daha fazla odaklanmaları gerekmektedir. Öte yandan,
unutmamak gerekir ki, büyümenin hızlı olması kadar sürdürülebilir olması da büyük
10
önem tasımaktadır. Bu anlamda büyüme, toplumsal ve çevresel hassasiyete ve
sorumluluğa sahip olan bir yapıda olmalıdır. Toplumsal ve çevresel sorunların nadiren
ülke sınırları içerisinde kaldığının bilinciyle, günümüze ait sorunlar ve geleceğe yönelik
stratejiler devletler ve uluslararası kuruluslar seviyesinde ele alınmalı, ortak geleceğimiz
için ortak bir çaba içinde olunmalıdır.
Dikkat ederseniz verimlilik ve potansiyel büyüme hızını etkileyen unsurlardan
bahsederken döviz kuru konusuna değinmedim. Zira yapılan arastırmalar ve ülke
deneyimleri göstermistir ki bir ülkenin para biriminin değeri, tüm iktisadi değiskenlerinin
bir sonucudur. Döviz kuru elbette dikkate alınması gereken, iktisadi değiskenler üzerinde
etkisi olan bir unsurdur. Kısa vadede döviz kurunun değeri, para ve maliye politikaları ile
uluslara arası sermaye hareketlerinin, beklentilerin, hatta siyasi gelismeler ile güncel
konuların etkisinde belirlenir. Ancak orta ve uzun vadede para biriminin değerini
belirleyen en önemli etken o ülkenin iktisadi performansıdır. Bu performansın en önemli
belirleyicisi ise verimlilik artısıdır. Verimlilik artısı aynı zamanda bir toplumun refahının
kalıcı olarak artmasını sağlayan tek değiskendir.
Geçmiste olduğu gibi önümüzdeki dönemde de, ülkelerin ayrıstırıcı özelliklerinin basında
ekonomik ve sosyal reformlar yoluyla ekonomik faaliyetin verimli bir sekilde yapılmasına
imkan sağlayacak dönüsümlerin yapılması gelecektir. Söz konusu reformları hayata
geçirmek güç ve zaman alıcıdır. Bu reformların etkilerinin hissedilmesi de yavas ve
kademeli olmaktadır. Ancak, kalıcı bir refah artısı sağlamanın da tek yolu budur. Faiz ve
kur politikalarının ön plana çıkarılması, sürdürülebilir ve yüksek büyüme için ön sart olan
yapısal reformların gölgede kalmasına neden olmaktadır.
Konusmamı burada sonlandırırken, siz kıymetli katılımcılara saygılarımı sunar ve bu
organizasyonun düzenlemesinde emeği bulunan herkese bir kez daha tesekkür ederim.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası
Yeni Yönelimlerin Esiğinde Verimlilik: Toplumsal,Ekonomik ve Çevresel Sorumluluğa Sahip Bir Dünya Yaratmak
16. Dünya Verimlilik Kongresi
Durmus Yılmaz
Baskan
3 Kasım 2010
Antalya
1
Saygıdeğer Katılımcılar, Değerli Konuklar,
Bugün, 16. Dünya Verimlilik Kongresi’nde, sürdürülebilir verimlilik artıslarının yeni
yaklasımlarla nasıl sağlanabileceğini ve ekonomik krizleri asmak konusunda verimliliğin
ne tür bir rol oynayabileceğini tartısmak üzere toplanmıs bulunmaktayız. Bu saygın
kongrenin organizasyonunda emeği geçen basta Milli Prodüktivite Merkezi olmak üzere,
Avrupa Ulusal Verimlilik Merkezleri Birliği ve Dünya Verimlilik Bilimi Konfederasyonunun
saygıdeğer yönetici ve çalısanlarını kutluyor ve aranızda bulunmaktan mutluluk
duyduğumu belirtmek istiyorum.
Konusmamda ilk olarak verimlilik kavramına ve verimliliğin ekonomik büyüme açısından
önemine dikkat çektikten sonra, sürdürülebilir ve yüksek oranlı büyümenin temini
kapsamında verimlilik ile fiyat istikrarı arasındaki etkilesimin önemine değineceğim.
Değerli Konuklar,
Verimlilik, diğer bir ifadeyle üretkenlik, ekonomik büyüme, kalkınma, kalıcı refah artısı,
rekabet gücü, issizliğin ve yoksulluğun azaltılması gibi ekonomik ve sosyal alanlarda
basarının anahtarıdır.
Genel olarak, verimlilik kavramı iki farklı durumu tanımlamak için kullanılmaktadır. “Statik
Verimlilik” olarak adlandırabileceğimiz birinci durumda verimlilik bir ekonomide bulunan
insangücü, sermaye ve doğal kaynaklar gibi unsurları kullanarak mümkün olabildiğince
yüksek miktarda üretim yapılabilme yeteneğini ifade etmektedir. Bu anlamda, mevcut
beseri ve fiziki kaynaklarıyla en fazla üretim yapabilen ekonomiler yüksek verimliliğe
sahip ekonomiler olmaktadır. “Dinamik Verimlilik” olarak adlandırılan ikinci kavram ise
ekonomik ve sosyal yapılarda ve davranıs biçimlerinde değisim ve dönüsüm sağlayarak
daha nitelikli üretim yapmayı temsil etmektedir. Teknolojik yenilenme, yeni ürün ve
üretim yöntemi gelistirme, Ar-Ge, icat, patent gibi kavramlar bu verimlilik biçiminin amaç,
süreç veya sonuçlarına ait kavramlardır. Kusku yok ki, büyüme ve kalkınma süreçlerinde
her iki verimlilik ölçütü de büyük önem arz etmekte, alternatif kavramlar olmaktan ziyade
birbirlerini tamamlayıcı rol oynamaktadırlar.
2
Ülkelerin uzun dönemde sergiledikleri büyüme ve kalkınma deneyimlerini dikkate
aldığımızda verimliliğin kendiliğinden ortaya çıkan bir sonuç olmayıp, kamu ve özel
kesimdeki aktörlerin politika gelistirme, kaynak tahsisi ve uygulama gibi “bilinçli
eylemlerinin” neticesinde sekillenen bir “süreç” olduğunu görmekteyiz. Gelismis ve
gelismekte olan ülkelerin benzer coğrafyada ve aynı zaman diliminde bir arada
bulunabilmeleri; önceleri yüksek refah düzeyine sahip ülkelerin izleyen dönemlerde bu
konumlarını kaybedebilmeleri; önceleri yoksul olan bazı ülkelerin bir süre sonra gelismis
ülkeler seviyesine çıkabilmeleri, verimliliğin ülkeler açısından önemini ortaya
koymaktadır. Nitekim, çok sayıda ülke “büyüyememe veya kalkınamama kısır döngüsü”
içinde kalmaya devam ederken, son yüzyılda Japonya, Güney Kore ve Tayvan gibi bazı
ülkelerin kisi basına düsen gelirlerinde yüksek oranlı artıslar kaydederek, gelismis
ülkeler ile aralarındaki gelir ve refah uçurumunu büyük ölçüde ortadan kaldırmaları bu
tespiti doğrulayan örneklerdir.
Bu noktada, yüksek büyüme oranlarına ulasılması kadar, büyümenin sürdürülebilir
nitelikte olmasının da büyük önem tasıdığını vurgulamak isterim. Đktisatçılar
sürdürülebilir büyümeyi; “bugünkü nesillerin ihtiyacını karsılamakla beraber, sonraki
nesillerin ihtiyaçlarını karsılama imkânını ortadan kaldırmayan büyüme” olarak
tanımlamaktadır. Böyle bir büyümenin hem çevreye duyarlı, hem de sosyo-ekonomik
dengeleri gözeten bir niteliğe sahip olması gerektiği açıktır. Konusmamın sonunda bu
konuyu detaylı olarak ele alacağım.
Değerli Konuklar,
Ülkeler hızlı büyüme oranlarını ve bunun sonucu olan yüksek refahı nasıl
yakalayabilirler? Đktisatçılar, bu soruyu cevaplandırmak için “Büyüme Muhasebesi” adı
verilen bir yöntem gelistirmislerdir. Bu yöntem çerçevesinde, büyümenin üç ana
kaynağının olduğu görülür. Bunlar; (1) Toplam Faktör Verimliliği, (2) Sermaye birikimi, ve
(3) Đstihdamdır. Farklı ülkeler üzerine yapılan çalısmalar, sağlıklı bir büyüme yapısı için
ülkelerin bu üç unsurun tümünden de etkin bir biçimde yararlanmaları gerektiğini
göstermektedir. Nitekim ekonomik yapılarını dönüstürmeyi basaran Japonya ve G. Kore
3
gibi ülkelerde verimlilik artısının büyümeye katkısının yüzde 30’lar seviyesinde olduğu
hesaplanmaktadır.
Büyüme Muhasebesi yöntemini kullanarak bankamız bünyesinde yapılan bir çalısmaya
göre, Türkiye ekonomisinin 2000’li yıllara kadar zayıf bir büyüme performansı
sergilemesinde, toplam faktör verimliliğindeki artısın oldukça düsük olması önemli bir rol
oynamıstır. Çalısmanın bulgularına göre, bu dönemde toplam faktör verimliliğinin
büyüme oranına katkısı yüzde 8 dolayında kalırken, büyüme yüzde 75 gibi büyük bir
ağırlıkla sermaye birikiminden, diğer bir ifadeyle yatırımdan kaynaklanmıstır. Toplam
faktör verimliliği gibi, istihdam artısının da büyümeye katkısı oldukça sınırlı bir düzeyde
gerçeklesmistir. Bu rakamlar, söz konusu dönemde Türkiye ekonomisinde büyümenin
kaynaklarının sağlıklı bir yapı arz etmediğini ifade etmektedir. Diğer bir deyisle, Türkiye
ekonomisi mevcut beseri ve fiziki kaynaklarının tümünü verimli kullanmak yerine, bu
kaynakları artırma yoluyla büyümeye çalısmıstır. Tasarruf eğiliminin ve doğrudan
yabancı sermaye yatırımlarının düsük olduğu bir ülkede sermaye birikimi yoluyla
kalkınmaya tesebbüs edilmesi, 2000’li yılların baslarına kadar süregelen görece zayıf
büyüme performansının nedenlerine ısık tutmaktadır. Bu tespit baska ülkeler üzerine
yapılan çalısmaların bulgularıyla da örtüsmektedir. Nitekim, günümüze kadar yapılan
çok sayıda akademik çalısmadan ve muhtelif ülke deneyimlerinden çıkan temel ders,
sermaye birikimi ve isgücündeki niceliksel ve niteliksel artısların büyümenin ayrılmaz bir
parçası olduğu, ancak uzun vadede sürdürülebilir büyümeyi sağlayacak temel unsurun
verimlilik artısları olduğu seklindedir.
Saygıdeğer Katılımcılar,
Konusmamın bu bölümünde Türkiye ekonomisinin son 10 yıllık dönemde yasamıs
olduğu değisimi ve bu değisimin sonuçlarından bazılarını ele almak istiyorum.
1990’lı yıllardaki düsük ve istikrarsız büyüme dönemini takiben Türkiye ekonomisi 2001
yılında derin bir ekonomik krize maruz kalmıstır. 2001 yılında baslayan kapsamlı reform
sürecinin temel amacı; üretim, yatırım, istihdam ve verimlilik artıslarına zemin
olusturacak güçlü bir makroekonomik çerçevenin olusturulmasıdır. Fiyat istikrarının
4
tesisi, bankacılık sektörünün sağlamlastırılması ve is yapma ortamının iyilestirilmesi bu
çerçevenin önemli unsurlarıdır. Bu bağlamda:
Enflasyon hedeflemesi uygulanmaya baslanmıs,
Serbest kur rejimine geçilmis,
Merkez Bankası bağımsızlığı yolunda önemli adımlar atılmıs,
Kamu harcamalarında seffaflık ve disiplin sağlanmıs,
Kamunun düzenleyici ve denetleyici islevi iyilestirilmis,
Bankacılık sektörü ve sosyal güvenlik reformları hayata geçirilmis,
Kapsamlı bir özellestirme programı uygulanmıs,
Firma kurulmasının ve yabancı sermaye yatırımlarının önündeki engeller
azaltılmıs ve
Ulastırma, haberlesme ve enerji gibi sektörler serbestlestirilmistir.
2004 yılında AB’ye tam üyelik müzakerelerinin baslaması ve buna paralel olarak yapılan
hukuki ve kurumsal düzenlemeler de reform sürecine destek sağlamıstır.
Türkiye ekonomisi reform çabalarına oldukça kısa bir sürede güçlü bir tepki vermistir. Bir
yandan enflasyon, faizlerin genel düzeyi, kamu mali dengesi gibi nominal göstergelerde
olumlu gelismeler kaydedilirken, diğer yandan büyüme, verimlilik artısı, üretimin sektörel
bilesimi ve rekabet gücü gibi reel göstergelerde de kapsamlı iyilesmeler yasanmıstır.
Türkiye ekonomisi küresel ekonomiye daha güçlü bir sekilde eklemlenmis, uluslararası
uzmanlasma yapısında önemli bir değisim yasanmıs, tasıt araçları, makine imalat ve
beyaz esya gibi orta-üst teknoloji grubundaki birçok sektörde Türkiye önemli bir üretim
üssü haline gelmistir. Sonuçta, hem nominal hem de reel göstergeler açısından Türkiye
gelismis ekonomilere hızlı bir yakınsama göstermistir.
Reform süreci Türkiye’ye iliskin refah göstergelerinde çarpıcı sonuçlar ortaya koymustur.
2002-2008 döneminde kisi basına gelir sabit fiyatlarla yıllık ortalama yüzde 4,6 oranında
büyümüstür. Bu dönemde Türk lirasının yabancı paralar karsısında değer kazanması
büyüme ve refah göstergelerine daha büyük boyutlu iyilesmeler olarak yansımıstır.
5
Nitekim, ABD doları bazında 2001 yılında 196 milyar olan milli gelir, 2008 yılında 731,1
milyar dolara; 3000 dolar olan kisi basına milli gelir de 10300 dolara çıkmıstır. Bu
dönemde Türkiye dünyadaki 17. büyük ekonomi konumuna gelmis, Polonya ve Güney
Afrika gibi birçok yükselen piyasa ekonomisinin önünde yer almıstır. Satınalma Gücü
Paritesine göre kisi basına gelir 2001 yılında 27 Avrupa Birliği ülkesine ait ortalamanın
yüzde 37’si düzeyinde bulunurken, yedi yıl içinde yüzde 46’sına yükselmistir. Bununla
birlikte önümüzde halen katedilecek önemli bir mesafe bulunduğunu belirtmek istiyorum.
Nitekim Đspanya, ve Yunanistan gibi ülkelere baktığımızda, bunların AB’ye tam üye
olduklarında az önce bahsettiğim oranın yüzde 70 civarında olduğunu görmekteyiz.
Portekiz, Macaristan, Polonya ve Slovakya gibi ülkelerde ise bu oran yüzde 55 civarında
gerçeklesmisti.
Reform sürecinin en önemli etkisinin, Türkiye ekonomisinin potansiyel büyüme
oranındaki artısta ve büyümenin kaynaklarında olduğunu düsünüyorum. Biraz önce
değindiğim bankamız bünyesinde yapılan çalısmanın bulgularına göre, 1987-2001
dönemine kıyasla, 2002 sonrasında potansiyel büyüme oranı yüzde 3,5’ten yüzde 5,3’e
çıkmıs, bu iyilesmede en önemli rol verimlilik alanında sağlanan gelismelere ait
olmustur. Nitekim çalısmaya göre, 2001 öncesinde ekonomideki toplam faktör verimliliği
yıllık artısı binde 2 gibi sınırlı bir düzeyde gerçeklesirken, izleyen dönemde bu rakam
yüzde 2,2’ye yükselmis ve büyüme oranının yüzde 30’luk bölümünü olusturmustur. Aynı
sekilde, 2001 öncesinde yıllık yüzde 2 olarak ölçülen isgücü verimliliği artısı, izleyen
dönemde yüzde 5,5’e yükselmistir.
Değerli Konuklar,
Türkiye ekonomisinin 2008 yılında baslayan ve etkileri devam etmekte olan küresel krize
verdiği tepkinin de 2000’li yıllarda uygulamaya koyulan yapısal dönüsüm politikalarının
kazanımlarını teyit ettiğini düsünüyorum. Nitekim, küresel krizle birlikte, bir çok ülkede
olduğu gibi Türkiye ekonomisinde de önemli bir daralma yasanmıstır. Ancak 2010
yılında Türkiye, krizin etkilerini hızla üzerinden atan ülkelerden biri olmustur. Bildiğiniz
gibi, 2010 yılının ilk 6 aylık döneminde milli gelir kriz öncesindeki düzeyine ulasmıstır.
2010 yılının bütünü dikkate alındığında, uluslararası kuruluslar ve çesitli piyasa
aktörlerinin Türkiye ekonomisinin büyüme oranına yönelik beklentileri ağırlıkla yüzde 6,7
6
dolayında bulunmakta, kimi durumda ise bu rakam yüzde 8’e kadar çıkabilmektedir. Bu
rakamlar açık bir sekilde, yapısal reform politikaları sonrasında Türkiye ekonomisinin
dıssal soklara karsı daha dayanıklı bir hale geldiğini, ekonomik yapının daha esnek ve
değisime uyum yeteneği daha güçlü bir nitelik kazandığını göstermektedir.
Daha esnek ve değisime uyum yeteneği güçlü ekonomik yapının önümüzdeki dönemde
Türkiye’nin verimlilik tabanlı bir gelisim göstermesi ve sürdürülebilir büyüme patikasına
ulasması açısından önem tasıdığını düsünüyorum. Bu düsünce elbette ki, Türkiye
ekonomisinin yapısal sorunlarının bulunmadığı anlamına gelmemektedir. Aksine, kayıt
dısılıktan insan gücünün donanımının artırılmasına, is gücü piyasasının
gelistirilmesinden firmaların yenilik faaliyetinin güçlendirilmesine kadar uzanan genis bir
yelpazede Türkiye ekonomisinde yapısal reform ihtiyacı devam etmektedir. Bu itibarla,
verimlilik artısının dinamik kılınması için yapısal reformlar yoluyla ekonomik yapıların ve
buna bağlı olarak ekonomik birimlerin davranıs biçimlerinin değismesi büyük önem azr
etmektedir. Bununla birlikte, bu değisimin bir kerelik veya sadece bir döneme özgü
kalmayarak, küresel ve yurt içi kosullara bağlı olarak süreklilik arz etmesi gerekmektedir.
Saygıdeğer Dinleyenler,
Konusmamın bu bölümünde kısaca fiyat istikrarı ile verimlilik arasındaki iliskiye
değinmek istiyorum.
Bildiğiniz gibi fiyat istikrarı ile verimlilik arasında tek yönlü bir iliski söz konusu değildir.
Bundan ziyade, fiyat istikrarının verimlilik artısını beslediği, verimlilik artısının ise fiyat
istikrarının teminine önemli katkı sağladığı çift yönlü bir iliskiden veya daha uygun bir
deyimle bir “etkilesimden” bahsetmek daha doğru olacaktır.
Fiyat istikrarı, iktisadi ve sosyal göstergeleri farklı kanallardan olumlu etkilemektedir.
Đktisadi açıdan ele alındığında, fiyat istikrarının sağlanması, belirsizliğin azalması ile fiyat
mekanizmasının daha etkin çalısması anlamına gelmekte ve büyüme oranının
yükselmesine neden olmaktadır. Öncelikle, istikrarsızlık bir belirsizlik faktörü
olduğundan, risk priminin artmasına yol açmakta; artan risk primi ise firmaların iç ve dıs
finansman maliyetlerini artırarak yatırımı ve üretimi olumsuz etkilemektedir. Bu itibarla,
enflasyon firmaların yatırım ve diğer faaliyetleri üzerinde bir vergi olarak düsünülebilir.
7
Fiyat istikrarının sağlanamadığı durumlarda firmaların sermaye yapıları zayıflamakta,
artan risk primiyle birlikte firmaların mali sisteme erisimleri daha da güçlesmektedir. Bu
durumda, firmaların büyüme potansiyeli sınırlanmakta, üretim faaliyetlerinin bir bölümü
kayıt dısına yönelmeye baslamaktadır. Artan kayıt dısılık ise hem kamu finansman
yapısını bozarak enflasyonist beklentilerin daha da kötülesmesine neden olmakta, hem
de firmaların optimal ölçeğin altında faaliyet göstermelerine yol açarak verimli
çalısmalarını engellemektedir.
Diğer taraftan, yüksek enflasyon firmaların öngörü gücünü zayıflatarak, kaynak
dağılımını bozmaktadır. Enflasyonist ortamda firmalar kısa vadeli bir bakıs açısıyla
hareket etmeye baslamakta ve orta-uzun vadeli kaynak tahsisinin gerekli olduğu
verimlilik artırıcı faaliyetten uzak durmaktadır. Verimlilik artısının temel kaynağı olan
teknolojik yenilik faaliyetinin en belirgin özelliği, baslangıç asamasında bu faaliyetin
bilimsel ve ticari basarısının öngörülebilmesinin oldukça güç olmasıdır. Yeni ürün ve
üretim yöntemi gelistirmeyi amaçlayan Arastırma ve Gelistirme projelerinin 10 yıla kadar
uzanabilen bir zaman dilimini kapsayabileceği dikkate alındığında, enflasyonist
ortamlarda firmaların teknolojik yeniliklere kaynak ayırmasının ne denli güç olduğu açık
bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Firmaların bu faaliyete yeteri kadar kaynak ayırmadığı
durumda ise verimlilik artısı zayıflamakta, ekonomilerin yüksek oranlı sürdürülebilir
büyüme oranına ulasması mümkün olmamaktadır. Türkiye ekonomisindeki verimlilik ile
enflasyon oranı göstergeleri bir arada ele alındığında, söz konusu iliski net bir sekilde
gözlenebilmektedir. 1990’lı yıllardaki yüksek enflasyon ortamında verimlilik düzeyinde
önemli bir değisimin olmadığı, 2000’li yıllarda ise fiyat istikrarının sağlanmasındaki
basarıya paralel olarak verimlilik artısının güçlendiği görülmektedir. Bu kapsamda,
Merkez Bankamızın fiyat istikrarının tesisine yönelik politikalarının, ekonomideki güçlü
verimlilik artısına katkıda bulunduğunu düsünüyorum.
Fiyat istikrarının verimlilik için önemini özetledikten sonra, simdi de verimliliğin fiyat
istikrarı açısından önemine değinmek istiyorum.
Herhangi bir mal veya hizmeti ele alalım. Bu mal veya hizmetin fiyatını belirleyen iki ana
unsur vardır. Bunlardan birincisi kullanılan girdilerin maliyeti, ikincisi ise bu girdilerin ne
kadar verimli kullanıldığıdır. Üretim sürecine aktarılan yeni bir teknolojik gelisme veya
8
üretim sürecinin organizasyon ve yönetim boyutundaki bir iyilesme, bu malı veya hizmeti
üreten firmanın üretim miktarında artısa, üretim maliyetlerinde ise düsüse neden
olabilmektedir. Bu durum, tam rekabet kosulları altında, tüketicilere fiyatlarda bir azalma
olarak yansıyacaktır. Nitekim, 2000’li yıllardaki reform sürecini takiben firma, sektör ve
ekonomi çapında gerçeklesen verimlilik artıslarının kroniklesmis yüksek enflasyonun
kontrol altına alınmasında çok önemli bir rol oynadığını düsünüyorum.
Enflasyon ve verimlilik arasındaki ters yönlü iliskinin Türkiye ekonomisine has bir durum
olmadığını belirtmek isterim. Baska ülke örneklerinde de bu durum söz konusudur.
Örneğin Amerika Birlesik Devletleri’nde, enflasyonun yüksek olduğu 1970’li yıllarda
verimlilik düsük iken, enflasyonun düsük olduğu 1995-2003 arası dönemde verimlilik
yüksek düzeylerde seyretmistir. Enflasyon ile arasındaki bu güçlü iliskiden dolayı
verimlilik, Türkiye’de ve baska ülkelerde merkez bankalarının yakından takip ettiği ana
değiskenler arasında bulunmaktadır.
Değerli Katılımcılar,
Konusmamın son bölümünde, büyümenin sosyal ve ekonomik açılardan sürdürülebilir
olması konusundaki düsüncelerimi sizlerle paylasmak istiyorum.
Sanayilesme ve bilimsel gelismelerin sonucu olarak, son iki yüzyılda dünya ekonomisi
ve dünya nüfusu çok hızlı bir sekilde büyümüstür. Bu büyüme, toplumsal refaha katkıda
bulunurken, doğal kaynaklar ve çevre üzerinde önemli bir maliyet olusturmustur. Daha
yesil bir ekonomi, sadece Türkiye için değil tüm dünya ülkeleri için de yararlı ve
gereklidir. Bu durum, yesil ya da sürdürülebilir teknolojilere yatırım yapılmasını ve bu
teknolojilerin yaygınlastırılmasını zorunlu kılmaktadır. Bilindiği üzere, sürdürülebilir
teknolojiler, daha az enerji ve kaynak kullanmakta, doğal kaynakları tüketmemekte,
doğrudan ya da dolaylı olarak çevreyi kirletmemekte ve yenilenebilir nitelik tasımaktadır.
Bu nedenle, geleneksel teknolojileri sürdürülebilir teknolojilerle ikame ettiğimiz ölçüde,
insanlığın yeryüzü üzerindeki olumsuz etkisi de azalacaktır. Ancak, mevcut durumda
sürdürülebilir teknolojilerin daha pahalı olması nedeniyle, gerek ulusal gerekse
uluslararası düzeyde, kamu politikalarının sürdürülebilir teknolojileri destekleyecek
sekilde tasarlanması son derece önemlidir. Özellikle, giderek artan enerji talebi
9
geleneksel fosil enerji kaynakları yerine, yenilenebilir enerji kaynaklarının önemini
artırmıstır. Zira kömür, petrol ve doğal gaz gibi fosil enerji kaynakları, bir yandan
tükenmekte, diğer yandan çevreyi kirleterek küresel ısınma gibi olumsuz iklim
değisikliklerine yol açmaktadır. Bilindiği gibi, enerji kaynakları bakımından ülkemiz büyük
ölçüde dısa bağımlıdır. Bu durum, enerji üretiminde ve kullanımında verimli olunmasını,
rüzgar, günes enerjisi, jeotermal enerji gibi yenilenebilir enerji kaynaklarını
yaygınlastırmamızı gerekli kılmaktadr.
Bu noktada verimliliğin önemi bir kez daha karsımıza çıkmaktadır. Öngörülebilir
gelecekte tüketim artıslarının yavaslaması beklenmediğine göre, doğal kaynakların daha
etkin kullanımına olanak verecek verimlilik artıslarının hızlandırılması kaçınılmaz
olmaktadır.
Büyümenin sürdürülebilir olması için sosyo-ekonomik dengelerin de gözetilmesi
gerekmektedir. Bazı akademik çalısmaların sonucuna göre, son iki yüzyılda dünya
ekonomisinde yasanan gelismeler ortalama insanın refahını artırmıs olmakla beraber,
bölgesel ve uluslararası refah dağılımına olumsuz yönde etkilerde de bulunmustur. 21.
yüzyılın basında, issizlik en gelismis ülkelerde bile önemli bir sorun olmaya devam
etmektedir. Daha da önemlisi, yoksulluk halen ciddi bir sorun olarak çözüm
beklemektedir. Ekonomik büyümenin meyvelerinin daha adil ve dengeli bir sekilde
paylasılmaması durumunda, bölgesel ve uluslararası gerginliklerin artarak dünyamızı ve
insan neslinin geleceğini tehdit edecek duruma gelmesi çok da uzak bir ihtimal değildir.
Bu itibarla, ülkelerin yüksek ve sürdürülebilir büyüme oranlarını yakalamasına katkıda
bulunacak girisimlere özel bir önem verilmesi gerektiğini düsünüyorum.
Değerli Katılımcılar,
Sonuç olarak, yüksek oranlı ekonomik büyüme geçtiğimiz yüzyılda olduğu gibi bu
yüzyılda da birey ve toplumların refahının artırılması bakımından önemini korumaktadır.
Politika yapıcıların, baska ülkelerin deneyimlerini ve bu konuda yapılmıs olan
çalısmaların bulgularını dikkate alarak, büyümenin en dinamik unsuru olan verimlilik
artısının güçlendirmesine daha fazla odaklanmaları gerekmektedir. Öte yandan,
unutmamak gerekir ki, büyümenin hızlı olması kadar sürdürülebilir olması da büyük
10
önem tasımaktadır. Bu anlamda büyüme, toplumsal ve çevresel hassasiyete ve
sorumluluğa sahip olan bir yapıda olmalıdır. Toplumsal ve çevresel sorunların nadiren
ülke sınırları içerisinde kaldığının bilinciyle, günümüze ait sorunlar ve geleceğe yönelik
stratejiler devletler ve uluslararası kuruluslar seviyesinde ele alınmalı, ortak geleceğimiz
için ortak bir çaba içinde olunmalıdır.
Dikkat ederseniz verimlilik ve potansiyel büyüme hızını etkileyen unsurlardan
bahsederken döviz kuru konusuna değinmedim. Zira yapılan arastırmalar ve ülke
deneyimleri göstermistir ki bir ülkenin para biriminin değeri, tüm iktisadi değiskenlerinin
bir sonucudur. Döviz kuru elbette dikkate alınması gereken, iktisadi değiskenler üzerinde
etkisi olan bir unsurdur. Kısa vadede döviz kurunun değeri, para ve maliye politikaları ile
uluslara arası sermaye hareketlerinin, beklentilerin, hatta siyasi gelismeler ile güncel
konuların etkisinde belirlenir. Ancak orta ve uzun vadede para biriminin değerini
belirleyen en önemli etken o ülkenin iktisadi performansıdır. Bu performansın en önemli
belirleyicisi ise verimlilik artısıdır. Verimlilik artısı aynı zamanda bir toplumun refahının
kalıcı olarak artmasını sağlayan tek değiskendir.
Geçmiste olduğu gibi önümüzdeki dönemde de, ülkelerin ayrıstırıcı özelliklerinin basında
ekonomik ve sosyal reformlar yoluyla ekonomik faaliyetin verimli bir sekilde yapılmasına
imkan sağlayacak dönüsümlerin yapılması gelecektir. Söz konusu reformları hayata
geçirmek güç ve zaman alıcıdır. Bu reformların etkilerinin hissedilmesi de yavas ve
kademeli olmaktadır. Ancak, kalıcı bir refah artısı sağlamanın da tek yolu budur. Faiz ve
kur politikalarının ön plana çıkarılması, sürdürülebilir ve yüksek büyüme için ön sart olan
yapısal reformların gölgede kalmasına neden olmaktadır.
Konusmamı burada sonlandırırken, siz kıymetli katılımcılara saygılarımı sunar ve bu
organizasyonun düzenlemesinde emeği bulunan herkese bir kez daha tesekkür ederim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder